İnsan, yaratılışı itibarıyla sosyal bir varlıktır; başka insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, Allah’ın kullarına bahşettiği büyük bir nimettir. Çevremizdeki her insan, toplumun bir parçası olduğu gibi, aynı zamanda mutluluğumuzun bir vesilesidir. Hepimiz, ancak başkalarıyla birlikte olduğumuzda bir bütün teşkil ederiz. İşte bu hakikat, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışının sosyal hayattaki yansımasıdır.
Allah katında herkes ayrı bir değere sahiptir. Sahip olduğumuz imkânlar bize yalnız kendimiz için değil, başkalarına yardımcı olmak için verilmiştir. Kim hangi mevkinin sahibiyse, onun hedefi insanlara hizmet etmek olmalıdır. İşte bu hizmet ve yardımlaşma anlayışı, Kur’ân-ı Kerim’in emrettiği kardeşlik ve birlik ruhunun bir gereğidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe gerçek anlamda îmân etmiş olmaz.”
Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 103. âyetinde şöyle buyuruyor:
“Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz…” (Âli İmrân-103)
Peki ama insan, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de emrettiği birlik ve beraberliği, kardeşliği nasıl gerçekleştirebilir? Allahû Tealâ Enfâl Suresi 63. âyette buyuruyor ki:
“Ve onların kalplerinin arasını (sevgiyle) birleştirdi. Eğer yeryüzündeki şeylerin hepsini infâk etseydin, onların kalplerinin arasını birleştiremezdin. Lâkin Allah, onların arasını birleştirdi. Muhakkak ki O, Azîz’dir, Hakîm’dir.”
Demek ki kardeşlik, Allah’ın kalpleri birleştirmesiyle gerçekleşir. Ancak bu birleştirme, kulun kalben Allah’a ulaşmayı dilemesiyle mümkün olur. Ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenlerin kalplerini Allah sevgide birleştirir. İşte onlar, Allah’ın nimetiyle kardeş kılınanlardır.
Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olmazsınız.”(Müslim, İman, 93)
İşte sahâbe, 14 asır önce Allah’ın nimetiyle birbirlerine kardeş oldular. Cahiliye döneminde birbirlerine düşman olan, aralarında kan davaları bulunan bu insanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in davetiyle kısa zamanda birbirlerine can dostu oldular.
Bu mutluluk devrine dikkatle baktığımızda, sahâbenin her birinin başkaları için yaşadığını görürüz. Medine’de yapılan hiçbir ev yoktu ki sahâbe, o evin inşasında hizmet etmemiş olsun. Herkes birbirinin yardımcısıydı. Kendilerinden önce kardeşlerini düşünüyorlardı. Onlar, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışını hayatlarına geçirmişlerdi.
Peki, sahâbe bunu nasıl başardı? Kalben Allah’a ulaşmayı dilediler ve kâinatın en sevgili mürşidi Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e tâbî olarak zikirle nefslerini tezkiye ve tasfiye ettiler.
Onlar sahâbeydi, her şeylerini Allah için ortaya koydular. Zengin mi oldular? Hayır. Mutlu mu oldular? Çok. Gerçek dünya saadetini onlar yaşadılar. Hayatlarının her gününü başka arkadaşlarına yardımla geçirdiler. Hepsi başkası için yaşadı. Hepsi için başkasının hayatı kendi hayatından daha azizdi, daha kıymetliydi.
İşte son nefeslerindeki tabloya beraberce bakalım: Hz. Ömer, savaştan sonra şehit olmak üzere olan sahâbeden acaba kime bir damlacık su verebilirim diye, bir yudum su verebilirim diye elindeki su kabıyla (matarayla) dolaşıyor. Tam o sırada bir sahâbe sesleniyor: “Ya Ömer su!” Hz. Ömer hemen ona doğru koşuyor, suyu uzatıyor. Tam o sırada ikinci bir sahâbe: “Ya Ömer, su!” diye sesleniyor. O matarayı götürdüğü, teslim etmek üzere olduğu sahâbe diyor ki: “Ya Ömer! Onun benden daha çok ihtiyacı var. Suyu ona ver.” Hz. Ömer koşarak ikinciye gidiyor, tam uzatıyor matarayı, bir üçüncü sahâbe suyu istiyor. İkinci sahâbe de aynı şeyi söylüyor: “Ya Ömer! Onun benden daha çok ihtiyacı var suya. Suyu ona ver.” Hz. Ömer talebi kabul ediyor, koşarak gidiyor üçüncüye. Ama üçüncü şehit olmuş, suyu veremiyor. Bunun üzerine ikinciye koşuyor, ona da yetişemiyor. Birinciye koşuyor, ona da yetişemiyor.
Bir insanın son nefesinde kâinattaki her şeyden daha kıymetli olan şey bir yudum sudur. Şehit olmak üzere olan üç sahâbenin üçü de suya hasret gidiyorlar ama başkalarının hatırı için. Başkalarını kendilerinden aziz bildikleri için, kendilerini ikinci plana almayı başardıkları için.
İşte böylesine bir hayat yaşadılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in etrafında etten, kemikten, çelikten bir kale gibiydiler. Tasavvufu yaşadılar. Yani? Yani İslâm'ı yaşadılar. Üçü de aynı hüviyettedir; Tasavvuf, Hz. İbrâhîm'in hanif dîni ve İslâm. Bu 3 faktörün hiçbir noktasında birbirinden bir fark göremezsiniz. Hepsi Hz. İbrâhîm'in hanif dînidir. Hepsi İslâm’dır. Hepsi Tasavvuftur.
Öyleyse gelin, sahâbenin yaşadığı kardeşlik ruhunu hayatımıza taşıyalım. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışını sadece bir söz olarak bırakmayalım; onu davranışlarımızla, sevgimizle ve başkalarının mutluluğu için gösterdiğimiz gayretlerle yaşayalım.
Eğer siz de sahâbe gibi kardeşliği, sevgiyi ve gerçek mutluluğu yaşamak istiyorsanız, kalben Allah’a ulaşmayı dileyin. Dileyin ki Allahû Tealâ kalplerinizi sevgide birleştirsin; dünya ve ahiret mutluluğu sizlerin olsun.
DR. ABDULCABBAR BORAN
www.ibrahimlive.com
www.acboran.com
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
DR. ABDULCABBAR BORAN
BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ BİRİMİZ İÇİN
İnsan, yaratılışı itibarıyla sosyal bir varlıktır; başka insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, Allah’ın kullarına bahşettiği büyük bir nimettir. Çevremizdeki her insan, toplumun bir parçası olduğu gibi, aynı zamanda mutluluğumuzun bir vesilesidir. Hepimiz, ancak başkalarıyla birlikte olduğumuzda bir bütün teşkil ederiz. İşte bu hakikat, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışının sosyal hayattaki yansımasıdır.
Allah katında herkes ayrı bir değere sahiptir. Sahip olduğumuz imkânlar bize yalnız kendimiz için değil, başkalarına yardımcı olmak için verilmiştir. Kim hangi mevkinin sahibiyse, onun hedefi insanlara hizmet etmek olmalıdır. İşte bu hizmet ve yardımlaşma anlayışı, Kur’ân-ı Kerim’in emrettiği kardeşlik ve birlik ruhunun bir gereğidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe gerçek anlamda îmân etmiş olmaz.”
Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 103. âyetinde şöyle buyuruyor:
“Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz…” (Âli İmrân-103)
Peki ama insan, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de emrettiği birlik ve beraberliği, kardeşliği nasıl gerçekleştirebilir? Allahû Tealâ Enfâl Suresi 63. âyette buyuruyor ki:
“Ve onların kalplerinin arasını (sevgiyle) birleştirdi. Eğer yeryüzündeki şeylerin hepsini infâk etseydin, onların kalplerinin arasını birleştiremezdin. Lâkin Allah, onların arasını birleştirdi. Muhakkak ki O, Azîz’dir, Hakîm’dir.”
Demek ki kardeşlik, Allah’ın kalpleri birleştirmesiyle gerçekleşir. Ancak bu birleştirme, kulun kalben Allah’a ulaşmayı dilemesiyle mümkün olur. Ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenlerin kalplerini Allah sevgide birleştirir. İşte onlar, Allah’ın nimetiyle kardeş kılınanlardır.
Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olmazsınız.” (Müslim, İman, 93)
İşte sahâbe, 14 asır önce Allah’ın nimetiyle birbirlerine kardeş oldular. Cahiliye döneminde birbirlerine düşman olan, aralarında kan davaları bulunan bu insanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in davetiyle kısa zamanda birbirlerine can dostu oldular.
Bu mutluluk devrine dikkatle baktığımızda, sahâbenin her birinin başkaları için yaşadığını görürüz. Medine’de yapılan hiçbir ev yoktu ki sahâbe, o evin inşasında hizmet etmemiş olsun. Herkes birbirinin yardımcısıydı. Kendilerinden önce kardeşlerini düşünüyorlardı. Onlar, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışını hayatlarına geçirmişlerdi.
Peki, sahâbe bunu nasıl başardı? Kalben Allah’a ulaşmayı dilediler ve kâinatın en sevgili mürşidi Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e tâbî olarak zikirle nefslerini tezkiye ve tasfiye ettiler.
Onlar sahâbeydi, her şeylerini Allah için ortaya koydular. Zengin mi oldular? Hayır. Mutlu mu oldular? Çok. Gerçek dünya saadetini onlar yaşadılar. Hayatlarının her gününü başka arkadaşlarına yardımla geçirdiler. Hepsi başkası için yaşadı. Hepsi için başkasının hayatı kendi hayatından daha azizdi, daha kıymetliydi.
İşte son nefeslerindeki tabloya beraberce bakalım: Hz. Ömer, savaştan sonra şehit olmak üzere olan sahâbeden acaba kime bir damlacık su verebilirim diye, bir yudum su verebilirim diye elindeki su kabıyla (matarayla) dolaşıyor. Tam o sırada bir sahâbe sesleniyor: “Ya Ömer su!” Hz. Ömer hemen ona doğru koşuyor, suyu uzatıyor. Tam o sırada ikinci bir sahâbe: “Ya Ömer, su!” diye sesleniyor. O matarayı götürdüğü, teslim etmek üzere olduğu sahâbe diyor ki: “Ya Ömer! Onun benden daha çok ihtiyacı var. Suyu ona ver.” Hz. Ömer koşarak ikinciye gidiyor, tam uzatıyor matarayı, bir üçüncü sahâbe suyu istiyor. İkinci sahâbe de aynı şeyi söylüyor: “Ya Ömer! Onun benden daha çok ihtiyacı var suya. Suyu ona ver.” Hz. Ömer talebi kabul ediyor, koşarak gidiyor üçüncüye. Ama üçüncü şehit olmuş, suyu veremiyor. Bunun üzerine ikinciye koşuyor, ona da yetişemiyor. Birinciye koşuyor, ona da yetişemiyor.
Bir insanın son nefesinde kâinattaki her şeyden daha kıymetli olan şey bir yudum sudur. Şehit olmak üzere olan üç sahâbenin üçü de suya hasret gidiyorlar ama başkalarının hatırı için. Başkalarını kendilerinden aziz bildikleri için, kendilerini ikinci plana almayı başardıkları için.
İşte böylesine bir hayat yaşadılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in etrafında etten, kemikten, çelikten bir kale gibiydiler. Tasavvufu yaşadılar. Yani? Yani İslâm'ı yaşadılar. Üçü de aynı hüviyettedir; Tasavvuf, Hz. İbrâhîm'in hanif dîni ve İslâm. Bu 3 faktörün hiçbir noktasında birbirinden bir fark göremezsiniz. Hepsi Hz. İbrâhîm'in hanif dînidir. Hepsi İslâm’dır. Hepsi Tasavvuftur.
Öyleyse gelin, sahâbenin yaşadığı kardeşlik ruhunu hayatımıza taşıyalım. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışını sadece bir söz olarak bırakmayalım; onu davranışlarımızla, sevgimizle ve başkalarının mutluluğu için gösterdiğimiz gayretlerle yaşayalım.
Eğer siz de sahâbe gibi kardeşliği, sevgiyi ve gerçek mutluluğu yaşamak istiyorsanız, kalben Allah’a ulaşmayı dileyin. Dileyin ki Allahû Tealâ kalplerinizi sevgide birleştirsin; dünya ve ahiret mutluluğu sizlerin olsun.
DR. ABDULCABBAR BORAN
www.ibrahimlive.com
www.acboran.com